Nübüvvet hakikatinin, eşyanın manasına tebdili
Modül Temel Bilgileri
Modül (Alt Konu)
Amaçlar
Yöntem ve Teknik-Etkinlik
Materyal ve Teknoloji
İşleniş/Öğrenme-Öğretme Süreci
- Etkinlik-1
- Benzerlik Farklılık Bulma
- Metin çocuklara dağıtılır.
- Öğrenciler A ve B gurubu olarak ikiye ayırılır
- Gruplardan nebevi ve felsefi bakış açısının farklarını yazmaları istenir.
- En son gruplar ilk etkinlikte listeledikleri farklılıkları birbirleriyle karşılaştırırlar.
- Daha sonra gruplardan metinle alakalı 5 soru yazmaları istenilir.
- Daha sonra A grubu hazırladığı soruları B grubuna sorar.
- B grubu soruları cevaplar.
- A grubu B grubunun cevaplarını değerlendirir.
- B grubu A grubuna soruları sorar.
- A grubu soruları cevaplar.
- B grubu A grubunun cevaplarını değerlendirir.
- Gruplar benzerlik ve farklılıkları listelerler.
- Gruplar yazdıklarını uygun yollarla paylaşırlar. Sunum, pano vb.
- Etkinlik-2
- Soru-Cevap Etkinliği
- Nübüvvetin nuru olmazsa kâinat nasıl bir matemhane-i umumî görünümüne bürünür?
- Nübüvvetin nuru ile kâinatın nasıl bir zikirhaneye inkılâb ettiği metinde nasıl açıklanıyor?
- Felsefi bakış açısına göre güneş nasıl bir kütle-i azîme-i mâyia-i nâriyedir?
- Kur’ân’ın “وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا” ifadesi güneşi nasıl bir sirac olarak tanımlar?
- Nübüvvetin nuru ile insanın halife-i zemin olduğu nasıl belirtiliyor?
- Felsefi bakış açısında mevcudat neden birbirine ecnebi ve düşman olarak görülür?
- Nübüvvetin nuru ile câmidât-ı meyyite-i sâmite nasıl birer musahhar hizmetkâr haline gelir?
- Felsefi bakış açısının güneşi anlatışı neden “mûhiş bir dehşet” ve “müthiş bir hayret”ten öteye geçmez?
- Nübüvvetin nuru ile insanın acz ve fakrı nasıl bir niyaz ve şükür vesilesi olur?
- Metinde geçen üç büyük sual olan “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” sorularına nübüvvet nasıl cevap verir?
Ölçme ve Değerlendirme
İlişkili Metinler
(1) بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
ÜÇÜNCÜ REŞHA
Eğer istersen gel, Asr-ı Saadete, Cezîretü’l-Arab’a gideriz. Hayalen olsun onu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak:
Hüsn-ü sîret ve cemal-i sûret ile mümtaz bir zatı görüyoruz ki, elinde mu’ciznüma bir kitap, lisanında hakaik-âşinâ bir hitap, bütün benî Âdem’e, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcudata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr-ı hilkat-i âlem olan muamma-i acibânesini hall ve şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlâkını fetih ve keşfederek, bütün mevcudattan sorulan, bütün ukùlü hayret içinde meşgul eden üç müşkül ve müdhiş suâl-i azîm olan “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suâllerine mukni, makbul cevap verir.
DÖRDÜNCÜ REŞHA
Bak, öyle bir ziya-i hakikat neşreder ki, eğer onun o nuranî daire-i hakikat-i irşadından hariç bir surette kâinata baksan, elbette kâinatın şeklini bir matemhane-i umumî hükmünde ve mevcudatı birbirine ecnebi, belki düşman ve câmidâtı dehşetli cenazeler ve bütün zevi’l-hayatı zeval ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün.
Şimdi bak, onun neşrettiği nur ile, o matemhane-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhaneye inkılâb etti. O ecnebi, düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i sâmite, birer munis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekva edici, kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir suretine girdi.
BEŞİNCİ REŞHA
Hem o nur ile; kâinattaki harekât, tenevvüat, tebeddülât, tagayyürat, manasızlıktan ve abesiyetten ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp, birer mektubat-ı Rabbaniye, birer sahife-i âyât-ı tekvîniye, birer merâyâ-i esma-i İlâhiye ve âlem dahi bir kitab-ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar.
Hem insanı bütün hayvanatın mâdûnuna düşüren hadsiz zaaf ve aczi, fakr ve ihtiyacatı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, vasıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı o nur ile nurlandığı vakit, insan bütün hayvanat, bütün mahlûkat üstüne çıkar. O nurlanmış acz, fakr, akıl ile niyaz ile, nazenin bir sultan ve fizar ile nazdar bir halife-i zemin olur.
Demek, o nur olmazsa, kâinat da, insan da, hatta her şey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî’ bir kâinatta, böyle bir zat lâzımdır; yoksa kâinat ve eflâk olmamalıdır.
———-
ON DÖRDÜNCÜ REŞHA
…
Meselâ güneşe der, “Döner bir siracdır, bir lâmbadır.” Zira, güneşten, güneş için, mahiyeti için bahsetmiyor. Belki bir nevi intizamın zembereği ve nizamın merkezi olduğundan, intizam ve nizam ise Sâniin âyine-i marifeti olduğundan bahsediyor.
Evet, der: (2) وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِراَجاً “Güneş döner.” Bu “döner” tabiriyle, kış-yaz, gece-gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufât-ı kudreti ihtar ile azamet-i Sânii ifham eder. İşte, bu “dönmek” hakikati ne olursa olsun, maksud olan ve hem mensuc, hem meşhud olan intizama tesir etmez.
Hem der: (3) وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا Şu “sirac” tabiriyle, âlemi bir kasır suretinde, içinde olan eşya ise insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenat ve mat’ûmat ve levazımat olduğunu ve güneş dahi musahhar bir mumdar olduğunu ihtar ile, rahmet ve ihsan-ı Hâlıkı ifham eder.
Şimdi bak, şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak, diyor ki: “Güneş bir kütle-i azîme-i mâyia-i nâriyedir. Ondan fırlamış olan seyyârâtı etrafında döndürüp, cesâmeti bu kadar, mahiyeti böyledir, şöyledir…” Mûhiş bir dehşetten, müthiş bir hayretten başka, ruha bir kemâl-i ilmî vermiyor. Bahs-i Kur’ân gibi etmiyor.
Buna kıyasen, bâtınen kof, zâhiren mutantan felsefî meselelerin ne kıymette olduğunu anlarsın. Onun şaşaa-i surisine aldanıp Kur’ân’ın gayet mu’ciznümâ beyanına karşı hürmetsizlik etme.
(Sözler, Yeni Asya Neşriyat, Haziran-2016, 264-265…-273)
***
(4) سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
(5) وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
