Kur’an ve Felsefe

Modül Temel Bilgileri

Modül (Alt konu)

Hikmet-i Kur’an ve Felsefenin Kainata Bakışı

Amaçlar

Kur’an’ın kainata mana-i harfî ile, felsefenin mana-i ismiyle baktığını açıklar. Kainata mana-i harfi ile bakar.

Yöntem ve Teknik-Etkinlik

Slogan, kısa hikaye yazma, doğru yanlış

Materyal ve Teknoloji

Kalem, kağıt, bitki, tahta yada projeksiyon-pc

İşleniş/Öğrenme-Öğretme Süreci

  • Etkinlik-1
  • 3-4 kişilik gruplar oluşturulur.
  • Mana-i harfi ve ismi bahsinin anlatıldığı metin dağıtılır. Gruplardan 15 dk içinde yazabildikleri kadar bu konu üzerine slogan yazmaları istenir.
  • Sloganlar sınıfla paylaşılır.
  • Etkinlik-2
  • Bir bitki sınıfın gözlemine sunulur.
  • Önceki etkinlikteki sloganlar da kullanılarak bitkinin bakan iki kişinin mana-i harfi ve mana-i ismi yönüyle hikaye yazmaları istenir.
  • Yazılanlar okunur.

Ölçme ve Değerlendirme

Aşağıda ki yargılar mana-i harfi bakış açısıyla yazılmış ise doğru (D) değilse yanlış (Y) olarak sınıflandırınız.
Bayrağımız bizim bağımsızlığımızı ve manevi değerlerimizi temsil ettiği için asıl materyal olan kumaşla karşılaştırılamayacak bir değeri vardır. (D)
Bize verilen hediye maddi fiyatı kadar değerlidir. (Y)
Antika eserler eski olduklarından ve materyalin değersizliğinden dolayı değersizdir.(Y)

İlişkili Metinler

Hikmet-i Kur’âniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye dürbünüyle bak:
Bir zaman hem dindar, hem gayet sanatkâr bir hâkim-i namdar istedi ki, Kur’ân-ı Hakîm’i maânîsindeki kudsiyetine ve kelimâtındaki i’câza şayeste bir yazı ile yazsın; o mu’ciznüma kâmete harika bir libas giydirilsin. İşte o nakkaş zat, Kur’ân’ı pek acib bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri yazısında istimal etti. Hakaikının tenevvüüne işaret için bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrüt ile ve bir kısmını lü’lü ve akik ile ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nev’ini altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip, münakkaş etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes, temaşasından hayran olup, istihsan ederdi. Bahusus, ehl-i hakikatin nazarına, o sûrî güzellik, manasındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işârâtı olduğundan, pek kıymettar bir antika olmuştur.
Sonra o Hâkim, şu musanna ve murassa Kur’ân’ı, bir ecnebi feylesofa ve bir Müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe, hem mükâfat için emretti ki: “Her biriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız.”
Evvelâ o feylesof, sonra o âlim, ona dair birer kitap telif ettiler. Fakat feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hasiyetlerinden ve tarifatından bahseder; manasına hiç ilişmez. Çünkü o ecnebi adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hatta o müzeyyen Kur’ân’ı, bilmiyor ki, bir kitaptır ve manayı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin çendan Arabî bilmiyor; fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam, bu sanatlara göre eserini yazdı.
Amma, Müslüman âlim ise, ona baktığı vakit, anladı ki, o, Kitab-ı Mübin’dir, Kur’ân-ı Hakîm’dir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zâhiriyesine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âlî, daha galî, daha latîf, daha şerif, daha nâfi’, daha câmi’. Çünkü nukuşun perdesi altında olan hakaik-ı kudsiyesinden ve envâr-ı esrarından bahsederek, gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı.
Sonra ikisi, eserlerini götürüp o hâkim-i zîşana takdim ettiler. O hâkim, evvelâ feylesofun eserini aldı. Baktı, gördü ki, o hodpesent ve tabiatperest adam çok çalışmış; fakat hiç hakikî hikmetini yazmamış, hiçbir manasını anlamamış, belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edepsizlik etmiş. Çünkü o menba-ı hakaik olan Kur’ân’ı, manasız nukuş zannederek, mana cihetinde kıymetsizlik ile tahkir etmiş olduğundan, o hâkim-i hakîm dahi, onun eserini başına vurdu; huzurundan çıkardı.
Sonra, öteki hakperest, müdakkik âlimin eserine baktı, gördü ki, gayet güzel ve nâfi’ bir tefsir ve gayet hakîmâne, mürşidâne bir teliftir. “Aferin, bârekâllah,” dedi. “İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sahibine derler. Öteki adam ise, haddinden tecavüz etmiş bir sanatkârdır.” Sonra, onun eserine bir mükâfat olarak, her bir harfine mukabil, tükenmez hazinesinden on altın verilsin, irade etti.
Eğer temsili fehmettinse, bak, hakikatin yüzünü de gör:
Amma o müzeyyen Kur’ân ise, şu musanna kâinattır. O hâkim ise, Hakîm-i Ezelîdir. Ve o iki adam ise, birisi, yani ecnebisi, ilm-i felsefe ve hükemasıdır; diğeri, Kur’ân ve şakirdleridir. Evet, Kur’ân-ı Hakîm, şu Kur’ân-ı azîm-i kâinatın en âlî bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır. Evet, o Furkan’dır ki, şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekvîniyeyi cin ve inse ders verir. Hem her biri birer harf-i manidar olan mevcudata mana-i harfî nazarıyla, yani, onlara Sâni hesabına bakar; “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâniinin cemaline delâlet ediyor” der. Ve bununla, kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor. Amma, ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise, huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebîrin hurufatına mana-i harfî ile, yani, Allah hesabına bakmak lâzım gelirken, öyle etmeyip, mana-i ismî ile, yani, mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış”a bedel “Ne güzeldir” der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir.
(Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-2023, s. 155)
***
Eğer desen: “Acaba neden Kur’ân-ı Hakîm, felsefenin mevcudattan bahsettiği gibi etmiyor? Bazı mesâili mücmel bırakır, bazısını nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i ammeyi rencide etmeyecek, fikr-i avâmı taciz edip yormayacak bir suret-i basitâne-i zâhirânede söylüyor.”
Cevaben deriz ki: Felsefe, hakikatin yolunu şaşırmış onun için. Hem geçmiş derslerden ve sözlerden elbette anlamışsın ki, Kur’ân-ı Hakîm şu kâinattan bahsediyor; tâ zat ve sıfât ve esma-i İlâhiyeyi bildirsin. Yani bu kitab-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hâlık’ını tanıttırsın. Demek, mevcudata kendileri için değil, belki Mucidleri için bakıyor. Hem umuma hitap ediyor. İlm-i hikmet ise, mevcudata mevcudat için bakıyor. Hem hususan ehl-i fenne hitap ediyor. Öyle ise, madem ki Kur’ân-ı Hakîm mevcudatı delil yapıyor, bürhan yapıyor; delil zâhirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir.
Hem madem ki Kur’ân-ı Mürşid, bütün tabakàt-ı beşere hitap eder; kesretli tabaka ise, tabaka-i avâmdır. Elbette irşad ister ki, lüzumsuz şeyleri ipham ile icmal etsin ve dakik şeyleri temsil ile takrîb etsin ve mugalâtalara düşürmemek için zâhirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz, belki zararlı bir surette tağyir etmemektir.
Meselâ, Güneşe der: “Döner bir siracdır, bir lâmbadır.” Zira Güneşten Güneş için mahiyeti için bahsetmiyor. Belki bir nevi intizamın zembereği ve nizamın merkezi olduğundan; intizam ve nizam ise Sâniin âyine-i marifeti olduğundan bahsediyor.
Evet, der: اَلشَّمْسُ تَجْرٖى ,“Güneş döner.” Bu döner tabiriyle kış-yaz, gece-gündüzün deveranındaki muntazam tasarrufat-ı kudreti ihtar ile azamet-i Sânii ifham eder. İşte bu dönmek hakikati ne olursa olsun, maksud olan ve hem mensuc, hem meşhud olan intizama tesir etmez.
Hem der: وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا . Şu “sirac” tabiriyle âlemi bir kasır suretinde; içinde olan eşya ise, insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenat ve mat’ûmât ve levazımat olduğunu ve güneş dahi musahhar bir mumdar olduğunu ihtar ile, rahmet ve ihsan-ı Hâlık’ı ifham eder.
Şimdi bak; şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak, diyor ki: “Güneş, bir kitle-i azîme-i mayia-i nâriyedir. Ondan fırlamış olan seyyaratı, etrafında döndürüp, cesameti bu kadar, mahiyeti böyledir, şöyledir.” Mûhiş bir dehşetten, müthiş bir hayretten başka ruha bir kemâl-i ilmî vermiyor. Bahs-i Kur’ân gibi etmiyor. Buna kıyasen, bâtınen kof, zâhiren mutantan felsefî meselelerin ne kıymette olduğunu anlarsın. Onun şaşaa-i sûriyesine aldanıp, Kur’ân’ın gayet mu’ciznüma beyanına karşı hürmetsizlik etme.
(Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-2023, s. 272)
***

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

 

Modülü İndir (PDF)

Kuran ve Felsefe-Hikmet-i Kur’an ve Felsefenin Kainata Bakışı No.131 (1).pdf
Size: 107,89 KB

Modül Değişiklik Önerisi Formu
Bu formu bitirebilmek için tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Yüklemek için tıklayın veya dosyayı bu alana sürükleyin.
Felsefe ve Kur'an
Free
Seviye
Seviye 2
Süre 40 dakika