İnsan-İman İlişkisi
Modül Temel Bilgileri
Modül (Alt konu)
Amaçlar
Yöntem ve Teknik-Etkinlik
Materyal ve Teknoloji
İşleniş/Öğrenme-Öğretme Süreci
- Etki̇nli̇k-1
- Cümle oluşturma
- Öğrencilere metinlerle ilgili kavramlar ve kelimeler karışık olarak verilir.
- Onlardan bu kelime ve kavramlarla anlamlı ve metne uygun cümleler kurmaları istenir.
- Herkes ortaya gelip kendi cümlelerini söyler diğer arkadaşları ise onun cümlesi hakkında tartışır.
- Etki̇nli̇k-2
- Beyin fırtınası
- Metin sesli bir şekilde okunduktan sonra herkes sıra ile metinden anladıkları fikirlerini beyan etmesi istenir.
- Bu sırada fikrini beyan eden kişi dışında kimse konuşmamalı onun hakkında değerlendirme yapmamalı alay etmemeleri gerekir.
- Değerlendirme herkes fikrini beyan ettikten sonra yapılır ve öğrenciler bu konu hakkında tartışır.
Ölçme ve Değerlendirme
İlişkili Metinler
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Yirmi Üçüncü Söz
BİRİNCİ NOKTA: İnsan; nur-u îmân ile a’lâ-yı illiyîne çıkar. Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer. Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü: Îmân insanı Sâni’-i Zülcelâl’ine nisbet ediyor. Îmân, bir intisaptır. Öyle ise, insan, îmân ile insanda tezâhür eden San’at-ı İlâhiye ve nukùş-u Esmâ-i Rabbâniye itibariyle bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kat’eder. O kat’tan san’at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur. Madde ise; hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan kıymeti hiç hükmündedir. Bu sırrı bir temsîl ile beyân edeceğiz.
Meselâ: İnsanların san’atları içinde, nasıl ki maddenin kıymeti ile san’atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazen müsâvî, bazen madde daha kıymetdâr, bazen oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san’at bulunuyor. Belki bazen, antika olan bir san’at, bir milyon kıymeti aldığı hâlde, maddesi beş kuruşa da değmiyor.
İşte öyle antika bir san’at, antikacıların çarşısına gidilse; hàrika-pîşe ve pek eski hünerver san’atkârına nisbet ederek, o san’atkârı yâdetmekle ve o san’atla teşhîr edilse, bir milyon fiatla satılır. Eğer, kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahâsına alınabilir.
İşte insan, Cenâb-ı Hakk’ın böyle antika bir san’atıdır. Ve en nâzik ve nâzenîn bir mu’cize-i kudretidir ki: İnsanı, bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinâta bir misâl-i musağğar sûretinde yaratmıştır.
Eğer nur-u îmân içine girse; üstündeki bütün mânidâr nakışlar o ışıkla okunur. O mü’min, şuûr ile okur. Ve, o intisabla okutur. Yani: “Sâni’-i Zülcelâl’in masnû’uyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım.” gibi mânâlarla insandaki san’at-ı Rabbâniye tezâhür eder. Demek Sâni’ine intisabdan ibaret olan îmân, insandaki bütün âsâr-ı san’atı izhâr eder. İnsanın kıymeti, o san’at-ı Rabbâniye’ye göre olur. Ve âyine-i Samedâniye itibariyledir. O hâlde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhâtab-ı İlâhî ve Cennet’e lâyık bir misâfir-i Rabbânî olur.
Eğer kat’-ı intisabdan ibaret olan küfür, insanın içine girse; o vakit bütün o mânidâr nukùş-u Esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zîra Sâni’ unutulsa, Sâni’a müteveccih manevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O mânidâr àlî san’atların ve manevî àlî nakışların çoğu gizlenir. Bâkî kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise, süflî esbâba ve tabiata ve tesâdüfe verilip, nihâyet sukùt eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi; kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir hâlde, yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür böyle mâhiyet-i insaniyeyi yıkar; elmastan kömüre kalbeder.
İKİNCİ NOKTA: Îmân, nasıl ki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor; üstünde yazılan bütün Mektûbat-ı Samedâniye’yi okutturuyor. Öyle de, kâinâtı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mâzi ve müstakbeli, zulümâttan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vâkıada
1 اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ
( 1. Allah iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidayet nuruna kavuşturur. (Bakara Suresi: 257)
âyet-i kerîmesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsil ile beyan ederiz. Şöyle ki:Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki iki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere… Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da her tarafı karanlık, kesif bir zulümat istila etmişti. Ben sağ tarafıma baktım, nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım, müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım, gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müthiş zulümata karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu istimal ettim, yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müthiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müthiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki “Keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim.” dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise öyle dehşetler aldım. “Eyvah! Şu fener, başıma beladır.” dedim. Ondan kızdım, o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lambasının düğmesine dokundum gibi birden o zulümat boşandı. Her taraf o lambanın nuru ile doldu. Her şeyin hakikatini gösterdi.
Baktım ki o gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber; baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nurani insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar ise süslü, sevimli cazibedar olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müthiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahluklar ise munis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvanat-ı ehliye olduğunu gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ diyerek اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerîmesini okudum, o vakıadan ayıldım.
İşte o iki dağ; mebde-i hayat, âhir-i hayat yani âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise hayat yoludur. O sağ taraf ise geçmiş zamandır. Sol taraf ise istikbaldir. O cep feneri ise hodbin ve bildiğine itimat eden ve vahy-i semavîyi dinlemeyen enaniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise âlemin hâdisatı ve acib mahlukatıdır.
İşte enaniyetine itimat eden, zulümat-ı gaflete düşen, dalalet karanlığına müptela olan adam; o vakıada evvelki halime benzer ki o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalalet-âlûd malûmat ile zaman-ı maziyi, bir mezar-ı ekber suretinde ve adem-âlûd bir zulümat içinde görüyor. İstikbali, gayet fırtınalı ve tesadüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem her birisi, bir Hakîm-i Rahîm’in birer memur-u musahharı olan hâdisat ve mevcudatı, muzır birer canavar hükmünde bildirir, 1 وَالَّذٖينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ hükmüne mazhar eder.
Eğer hidayet-i İlâhiye yetişse, îmân kalbine girse, nefsin fir’avuniyeti kırılsa, Kitabullâh’ı dinlese; o vâkıada, ikinci hâlime benzeyecek. O vakit, birden kâinât bir gündüz rengini alır; nur-u İlâhî ile dolar. Âlem 2 اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okur. O vakit zaman-ı mâzi, bir mezar-ı ekber değil, belki herbir asrı bir nebînin veya evliyânın taht-ı riyâsetinde, vazife-i ubûdiyeti îfâ eden ervâh-ı sâfiye cemâatlerinin vazife-i hayatlarını bitirmekle,
اَللّٰهُ اَكْبَرُ
diyerek makàmât-ı àliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür.
Sol tarafına bakar ki; dağlar-misâl bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında Cennet’in bağlarındaki saâdet saraylarında kurulmuş bir ziyâfet-i Rahmâniye’yi o nur-u îmân ile uzaktan uzağa farkeder. Ve fırtına ve zelzele, tâun gibi hâdiseleri, birer musahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisâtı; sûreten haşîn, ma’nen çok latîf hikmetlere medâr görüyor. Hattâ mevti, hayat-ı ebediyenin mukaddimesi ve kabri, saâdet-i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sâir cihetleri sen kıyâs eyle. Hakikati, temsîle tatbik et.
(Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-2025, s. 347-350)
***
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ 3
وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ 4
1.İnkâr edenlerin dostu ise tağutlardır; onları iman nurundan mahrum bırakıp, inkâr karanlıklarına sürüklerler. (Bakara Suresi: 257)
2. Allah göklerin ve yerin nurudur.(Nur Suresi: 35.)
3. Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın (Bakara Suresi: 32.)
4. Duaları şu sözlerle sona erer: “Ezelden ebede kadar her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” (Yunus Suresi: 10.)
