Hudus ve İmkân Delili

Modül Temel Bilgileri

Modül (Alt konu)

Hudus ve İmkân Delili

Amaçlar

Allah'ın varlığıyla ilgili hudus ve imkân delillerini açıklar.

Yöntem ve Teknik-Etkinlik

Maddeleme- Karşılaştırma

Materyal ve Teknoloji

Kağıt, kalem, pano

İşleniş/Öğrenme-Öğretme Süreci

  • Etkinlik-1
  • Sınıf beşer kişilik gruplara ayrılır.
  • Her gruba Hudus ve İmkân Bahsinin anlatıldığı metin verilir.
  • Grup üyeleri birlikte çalışarak Metne hudus ve imkân hakikatinin özelliklerini maddelerler.
  • Gruplar maddeleri A4 kağıdına listeler.
  • Yazılan maddeler diğer gruplarla paylaşılma üzere sınıf panosuna asılır.
  • Etkinlik-2
  • Sınıf iki gruba ayrılır.
  • Gruplara her rakam ve harflerden 3’er tane olan kutular verilir. Kutu modellemesine göre her grup aşağıdaki sorulara hudus ve imkân açısından cevap bulmaya çalışır.
  • Bir müdahale olmadan kutunun içinde kendiliğinden bir kitap yazılması mümkün müdür?
  • Gözü kapalı birinin seçimiyle anlamlı bir cümle elde edilebilir mi?
  • Gruptan bir kişinin seçeceği harflerle istediği cümleyi kurma eyleminde gereken sıfatlar (ilim irade kudret hikmet) sorulur .
  • Farkları tespit etmeleri beklenir.
  • Cevaplar gruplar arası paylaşılır.

Ölçme ve Değerlendirme

Madem alemde ve her şeyde tagayyür ve tebeddül var; hâdistir, kadim olamaz cümlesi hangisine misal olur. Cevap: Hudus
İmkânata misaller veriniz.

İlişkili Metinler

Gel gelelim hudus’a:
Mütekellimîn demişler ki:
“Âlem mütegayyirdir. Her mütegayyir hâdistir. Her bir hâdisin bir muhdisi, yani mucidi var. Öyle ise, bu kâinatın kadim bir mucidi var.”
Biz de deriz:
Evet kâinat hâdistir. Çünkü görüyoruz; her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinat, bir âlem gider, biri gelir. Demek, bir Kadîr-i Zülcelâl var ki, bu kâinatı hiçten icad ederek, her senede, belki her mevsimde, belki her günde birisini icad eder, ehl-i şuura gösterir ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp, zincirleme bir surette zamanın şeridine asıyor. Elbette, bu âlem gibi, birer kâinat-ı müteceddide hükmünde olan her bahar da, gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinatları icad eden bir Zat-ı Kadîr’in mu’cizat-ı kudretidirler. Elbette, âlem içinde her vakit âlemleri halk edip değiştiren Zat, mutlaka şu âlemi dahi o halk etmiştir ve şu âlemi ve rûy-i zemini o büyük misafirlere misafirhane yapmıştır.
Gelelim imkân bahsine:
Mütekellimîn demişler ki:
“İmkân, mütesâviyü’t-tarafeyndir. Yani, adem ve vücut, ikisi de müsâvî olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mucid lâzımdır. Çünkü mümkinat birbirini icad edip, teselsül edemez. Yahut o onu, o da onu icad edip, devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise, bir Vacibü’l-Vücud vardır ki, bunları icad ediyor.”
Devir ve teselsülü on iki bürhan, yani arşî ve süllemî gibi namlar ile müsemma meşhur on iki delil-i kat’î ile devri iptal etmişler ve teselsülü muhal göstermişler. Silsile-i esbabı kesip, Vacibü’l-Vücud’un vücudunu ispat etmişler.
Biz de deriz ki:
Esbab, teselsülün berâhiniyle âlemin nihayetinde kesilmesinden ise, her şeyde Hâlık-ı Külli Şey’e has sikkeyi göstermek daha kat’î, daha kolaydır. Kur’ân’ın feyzi ile, bütün Pencereler ve bütün Sözler o esas üzerine gitmişler. Bununla beraber, imkân noktasının hadsiz bir vüs’ati var, hadsiz cihetlerle Vacibü’l-Vücud’un vücudunu gösteriyor. Yalnız mütekellimînin teselsülün kesilmesi yoluna –elhak, geniş ve büyük olan o caddeye– münhasır değildir. Belki hadd ü hesaba gelmeyen yollar ile Vacibü’l-Vücud’un marifetine yol açar. Şöyle ki:
Her bir şey, vücudunda, sıfâtında, müddet-i bekasında, hadsiz imkânat, yani gayet çok yollar ve cihetler içinde mütereddid iken, görüyoruz ki, o hadsiz cihetler içinde vücutça muntazam bir yolu takip ediyor. Her bir sıfatı da mahsus bir tarzda ona veriyor. Müddet-i bekasında bütün değiştirdiği sıfat ve hâller dahi böyle bir tahsis ile veriliyor. Demek, bir muhassısın iradesiyle, bir müreccihin tercihiyle, bir mucid-i hakîmin icadıyladır ki; hadsiz yollar içinde, hikmetli bir yolda onu sevk eder. Muntazam sıfâtı ve ahvâli ona giydiriyor.
Sonra, infiraddan çıkarıp, bir terkipli cisme cüz yapar; imkânat ziyadeleşir. Çünkü o cisimde binler tarzda bulunabilir. Hâlbuki neticesiz o vaziyetler içinde neticeli mahsus bir vaziyet ona verilir ki, mühim neticeleri ve faydaları ve o cisimde vazifeleri gördürülüyor. Sonra, o cisim dahi diğer bir cisme cüz yaptırılıyor. İmkânat daha ziyadeleşir. Çünkü binlerle tarzda bulunabilir. İşte o binler tarz içinde bir tek vaziyet veriliyor, o vaziyet ile mühim vazifeler gördürülüyor ve hakeza… Gittikçe daha ziyade kat’î bir Hakîm-i Müdebbir’in vücub-u vücudunu gösteriyor, bir Âmir-i Alîm’in emriyle sevk edildiğini bildiriyor.
Cisim içinde cisim, birbiri içinde cüz olup giden bütün bu terkiplerde, nasıl bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda mütedahil o hey’etlerden her birisine mahsus birer vazifesi, hikmetli birer nisbeti, intizamlı birer hizmeti bulunuyor. Hem nasıl ki senin göz bebeğinden bir hüceyre, gözünde bir nisbeti ve bir vazifesi var, senin başın hey’et-i umumiyesi nisbetine dahi hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre miktar şaşırsa, sıhhat ve idare-i beden bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket a’sablarına, hatta bedenin hey’et-i umumiyesinde birer mahsus vazifesi, hikmetli birer vaziyeti vardır. Binlerle imkânat içinde, bir Sâni-i Hakîm’in hikmetiyle o muayyen vaziyet verilmiştir.
Öyle de, bu kâinattaki mevcudat, her biri kendi zatı ile, sıfâtı ile, çok imkânat yolları içinde has bir vücudu ve hikmetli bir sureti ve faydalı sıfatları nasıl bir Vacibü’l-Vücud’a şehadet ederler; öyle de, mürekkebata girdikleri vakit, her bir mürekkebde daha başka bir lisanla yine Sâniini ilân eder. Git gide tâ en büyük mürekkebe kadar nisbeti ve vazifesi, hizmeti itibarıyla Sâni-i Hakîm’in vücub-u vücuduna ve ihtiyârına ve iradesine şehadet eder. Çünkü bir şeyi bütün mürekkebata hikmetli münasebetleri muhafaza suretinde yerleştiren, bütün o mürekkebatın Hâlık’ı olabilir. Demek, bir tek şey binler lisanlarla Ona şehadet eder hükmündedir.
İşte kâinatın mevcudatı kadar değil, belki mevcudatın sıfât ve mürekkebatı adedince imkânat noktasından da Vacibü’l-Vücud’un vücuduna karşı şehadetler geliyor.
İşte ey gafil!
Kâinatı dolduran bu şehadetleri, bu sadâları işitmemek! Ne derece sağır ve akılsız olmak lâzım geliyor; haydi sen söyle.
(Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-2023, s. 766-68)
***
Birinci Hakikat: Usûlü’d-din ve ilm-i kelâmın dâhî ulemasının ve hükema-i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlarla ispat ettikleri hudus ve imkân hakikatleridir. Onlar demişler ki:
“Madem, âlemde ve her şeyde tegayyür ve tebeddül var, elbette fânîdir, hâdistir, kadim olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni var. Ve madem her şeyin zatında vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsavidir; elbette vâcib ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkün olmadığı kat’î bürhanlarla ispat edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü’l-Vücud’un mevcudiyeti lâzımdır ki, nazîri mümteni, misli muhal ve bütün maadası mümkün ve masivası mahlûku olacak.”
Evet, hudus hakikati kâinatı istilâ etmiş, çoğunu göz görüyor; diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki, her birisinin hadsiz efradı bulunan ve her biri zîhayat bir kâinat hükmünde olan yüz bin nevi nebatat ve küçücük hayvanat o âlem ile beraber vefat ederler. Fakat o kadar intizam ile bir vefattır ki haşir ve neşirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mu’cizeleri, kudret ve ilmin harikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a’mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hafîz-i Zülcelâl’in himayesi altında hikmetine emanet eder, sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde, haşr-i a’zamın yüz bin misali ve numune ve delilleri hükmünde olarak, o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya olunuyor. Ve geçen baharın mevcudatı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi, neşredip, وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ ayetinin bir misalini gösteriyorlar.
Hem heyet-i mecmua cihetinde, her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve taze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudus o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudusta gayet intizam ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatları ve hudusları oluyor ki, güya dünya öyle bir misafirhanedir ki, zîhayat kâinatlar ona misafir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler.
İşte, bu dünyada böyle hayattar dünyaları ve vazifedar kâinatları kemal-i ilim ve hikmet ve mizanla ve muvazene ve intizam ve nizamla ihdas ve icad edip, Rabbanî maksatlarda ve İlâhî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde kadîrâne istimal ve rahîmâne istihdam eden bir Zat-ı Zülcelâl’in vücub-u vücudu ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti, bilbedahe, güneş gibi akıllara görünüyor. Hudus mesâilini Risale-i Nur’a ve muhakkikîn-i kelâmiyenin kitaplarına havale ile o bahsi kapıyoruz.
Amma imkân ciheti ise, o da kâinatı istilâ ve ihata etmiş. Çünkü görüyoruz ki, her şey küllî ve cüz’î bulunsun, büyük ve küçük olsun, Arştan ferşe, zerrattan seyyarata kadar her mevcut, mahsus bir zat ve muayyen bir suret ve mümtaz bir şahsiyet ve has sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihazlar ile dünyaya gönderiliyor. Halbuki o mahsus zata ve o mahiyete hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek; hem suretler adedince imkânlar ve ihtimaller içinde o nakışlı ve fârikalı ve münasip o muayyen sureti giydirmek; hem hemcinsinden olan eşhasın miktarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsis etmek; hem sıfatların nevileri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddit bulunan o masnua o has ve muvafık maslahatlı sıfatları yerleştirmek; hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasında hadsiz imkânat ve ihtimâlât içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahlûka, o hikmetli keyfiyetleri ve inayetli cihazları takmak ve teçhiz etmek, elbette küllî ve cüz’î bütün mümkinat adedince ve her mümkinin mezkûr mahiyet ve hüviyet, heyet ve suret, sıfat ve vaziyetinin imkânatı adedince tahsis edici, tercih edici, tayin edici, ihdas edici bir Vâcibü’l-Vücud’un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihayetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiçbir şe’n Ondan gizlenmediğine ve hiçbir şey Ona ağır gelmediğine ve en büyük bir şey, en küçük bir şey gibi Ona kolay geldiğine ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühuletle icad edebildiğine işaretler ve delâletler ve şehadetler, imkân hakikatinden çıkıp, kâinatın bu büyük şehadetinin bir kanadını teşkil ederler.

(Şualar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-2022, s. 165-167)

***

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

Modülü İndir (PDF)

Allaha İman-Hudus ve İmkan Delili No.274.pdf
Size: 179,07 KB

Modül Değişiklik Önerisi Formu
Bu formu bitirebilmek için tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Yüklemek için tıklayın veya dosyayı bu alana sürükleyin.
kainat görseli
Free
Seviye
Seviye 3
Süre 40 dakika