Günahların Yayılması ve Günah-İnkâr İlişkisi
Modül Temel Bilgileri
Modül (Alt Konu)
Amaçlar
• Günaha devam etmenin kalbi katılaştırarak nur-u imanı çıkarabileceğini ve manevi bir yılan gibi kalbi ısıracağını anlar.
• Âhirzamanda radyo gibi teknolojik nimetlerin yanlış kullanımıyla bir tek kelimeyle bir milyon günahın nasıl işlenebileceğini analiz eder.
• Büyük günah (günah-ı kebire) işleyenin doğrudan küfre girmediğini, ancak nefis ve şeytanın zayıf desiselerine mağlup olabileceğini kavrar.
• İstiğfarın günahlara karşı bir siper ve rahmet-i İlahiyeye bir iltica yolu olduğunu idrak eder.
Yöntem ve Teknik-Etkinlik
• Tombala Etkinliği: Hazırlanan soruların bir kutudan çekilerek cevaplanması ve etkileşimli bir tekrar sağlanmasıdır.
Materyal ve Teknoloji
İşleniş/Öğrenme-Öğretme Süreci
- Giriş: Güdüleme ve Hazırlık
- • "Bir küçük yılan mı daha tehlikelidir yoksa bir sinek mi?" sorusuyla derse başlanır.
- • Metindeki "İnkâr vasıtasıyla sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul etmek" metaforu üzerinden günahın inkâra giden yolu sorgulanır.
- Gelişme: Uygulama
- • Slogan Yazma Çalışması: 3-4 kişilik gruplar oluşturulur. Gruplardan; "Günahın kalpteki siyahlığı", "Radyo/Teknoloji nimetinin şükrü" ve "İstiğfarın gücü" gibi konularda özgün sloganlar üretmeleri istenir.
- o Örnek Slogan: "Günahı hafife alma, kalbine yılan salma!".
- • Tombala Etkinliği: İlgili metinler sınıfça okunurken öğrenciler küçük kağıtlara sorular hazırlar (Örn: "Günah nasıl küfür tohumuna dönüşür?", "Radyo nimeti nasıl tokat vesilesi olur?").
- • Sorular kutuya atılır; seçilen öğrenciler soruları cevaplar ve bir sonraki arkadaşını seçerek zinciri devam ettirir.
- Sonuç: Özetleme
- • Günahın kalbe işleyip siyahlandırdığı, ancak "Gafur ve Rahîm" isimlerine iltica ederek istiğfar kalkanıyla bu siyahlığın temizlenebileceği vurgulanarak konu toparlanır.
Ölçme ve Değerlendirme
İlişkili Metinler
(1) بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
“Bir Günahın Çok Hızlı Yayılması Hakkında”
Birden İhtar Edilen Bir Mesele
Âhirzamanda bir şahsın hatîât ve günahlarının gayet dehşetli bir yekûn teşkil ettiğine dair rivayetler vardır. Eskide, acaba âdi bir adam, binler adam kadar günah işleyebilir mi? Ve o âhirzamanda bildiğimiz günahlardan başka hangi günahlardır ki, kâinatın heyet-i mecmuasına dokunur, kıyametin kopmasına ve dünyaları başlarına harap olmasına sebebiyet verir diye düşünürdüm. Şimdi bu zamanda müteaddid esbabını gördük.
Ezcümle, müteaddid vücuhundan radyom ile anlaşıldı ki o bir tek adam, bir tek kelime ile bir milyon kebâiri birden işler ve milyonlarla insanı dinlettirmekle günahlara sokar.
Evet, küre-i havanın yüz binler kelimeleri birden söyleyen ve bir dili olan radyo unsuru, nev-i beşere öyle bir nimet-i İlâhiyedir ki küre-i havayı bütün zerratıyla şükür ve hamd ü senâ ile doldurmak lâzım gelirken, dalâletten tevellüd eden sefahet-i beşeriye, o azîm nimeti şükrün aksine istimal ettiğinden elbette tokat yiyecek.
Nasıl ki havarik-ı medeniyet namı altındaki ihsanat-ı İlâhiyeyi bu mim’siz, gaddar medeniyet hüsn-ü istimal ile şükrünü edâ edemeyerek tahribata sarf edip küfran-ı nimet ettiği için öyle bir tokat yedi ki bütün bütün saadet-i hayatiyeyi kaybettirdi. Ve en medenî tasavvur ettiği insanları, en bedevî ve vahşî derekesinden daha aşağıya indirdi. Cehenneme gitmeden evvel Cehennem azabını tattırıyor.
Evet, radyonun küllî nimetiyet ciheti, küllî bir şükür iktiza eder ve o küllî şükür de Halık-ı Arz ve Semavat’ın kelâm-ı ezelîsinin şimdiki bütün muhataplarına birden yetiştirmek için küllî yüz bin dilli semâvî bir hafız hükmünde her vakit kâinatta Kur’ân’ı okumalıdır, tâ o nimetin küllî şükrünü edâ ve o nimeti idame etsin.
(Kastamonu Lahikası, s.74-75, Yeni Asya Neşriyat, Şubat-2025)
***
“Günah hk.”
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Masiyetin mahiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünkü o masiyete devam eden ülfet peyda eder. Sonra ona aşık ve müptelâ olur, terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o masiyetinin ikàba mûcib olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar, en nihayet gerek ikàbı ve gerek dârü’l-ikàbı inkâra sebep olur.
Ve keza, masiyete terettüb eden hacaletten dolayı, o masiyetin masiyet olmadığını iddia etmekle, o masiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder, hatta şiddet-i hacaletten yevm-i hesabın gelmeyeceğini temenni eder. Şayet yevm-i hesabı nefyeden, edna bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir bürhan addeder. En nihayet, nedamet edip terk etmeyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvolur gider–el-iyazübillâh!
(Mesnevi-i Nuriye, s. 140-141, Yeni Asya Neşriyat, Kasım-2024)
***
“Günah-ı Kebireyi İşleyenler Hk.”
BEŞİNCİ İŞARET
Cenab-ı Hak, kütüb-ü semaviyede beşere karşı Cennet gibi azîm mükâfat ve Cehennem gibi dehşetli mücazatı göstermekle beraber, çok irşad, ikaz, ihtar, tehdit ve teşvik ettiği halde; ehl-i iman, bu kadar esbab-ı hidayet ve istikamet varken, hizbü’ş-şeytanın mükâfatsız, çirkin, zayıf desiselerine karşı mağlûp olmaları, bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba iman varken, Cenab-ı Hakkın o kadar şiddetli tehdidatına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl iman gitmiyor,
(2) اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا sırrıyla şeytanın gayet zayıf desiselerine kapılıp Allah’a isyan ediyor? Hatta benim arkadaşlarımdan bazıları, yüz hakikat dersini kalben tasdik ile beraber, benden işittiği ve bana karşı da fazla hüsn-ü zannı ve irtibatı varken, kalpsiz ve bozuk bir adamın ehemmiyetsiz ve riyakârâne iltifatına kapıldı, onun lehinde, benim aleyhimde bir vaziyete geldi. “Fesübhanallah!” dedim. “İnsanda bu derece sukut olabilir mi? Ne kadar hakikatsiz bir insan idi!” diye o bîçareyi gıybet ettim, günaha girdim.
Sonra, sâbık işaretlerdeki hakikat inkişaf etti, karanlıklı çok noktaları aydınlattı. O nur ile, lillâhilhamd, hem Kur’ân-ı Hakîm’in azîm tergibat ve teşvikàtı tam yerinde olduğunu; hem ehl-i imanın desais-i şeytaniyeye kapılmaları imansızlıktan ve imanın zayıflığından olmadığını; hem günah-ı kebairi işleyen küfre girmediğini; hem Mutezile mezhebi ve bir kısım Hariciye mezhebi “Günah-ı kebairi irtikâb eden kâfir olur veya iman ve küfür ortasında kalır” diye hükümlerinde hata ettiklerini; hem benim o bîçare arkadaşım da yüz ders-i hakikati bir herifin iltifatına feda etmesi, düşündüğüm gibi çok sukut ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım, Cenab-ı Hakka şükrettim, o vartadan kurtuldum. Çünkü sâbıkan dediğimiz gibi, şeytan, cüz’î bir emr-i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. Kuvve-i şeheviye ve gadabiye ise, şeytanın desiselerine hem kàbile hem nâkile iki cihaz hükmündedirler.
İşte bunun içindir ki Cenab-ı Hakkın Gafur, Rahîm gibi iki ismi, tecellî-i a’zamla ehl-i imana teveccüh ediyor. Ve Kur’ân-ı Hakîm’de peygamberlere en mühim ihsanı mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları istiğfar etmeye davet ediyor.
(3) بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ kelime-i kudsiyesini her sure başında tekrar ile ve her mübarek işlerde zikrine emretmesiyle, kâinatı ihata eden rahmet-i vâsiasını melce ve tahassungâh gösteriyor ve (4) فَاسْتَعِذِْ emriyle (5) اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ kelimesini siper yapıyor.
(Lemalar, s. 156-157, Yeni Asya Neşriyat, Eylül-2022)
***
Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.
Meselâ utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılâından çok hicab ettiği zaman, melâike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor.
Hem meselâ Cehennem azabını intâc eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidatını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emare ve bir şüphe, Cehennemin inkârına cesaret veriyor.
Hem meselâ farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir amirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed’in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve manen diyor ki: “Keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi!” Ve bu arzudan, bir manevî adavet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-u İlâhiyeye dair kalbe gelse, kat’î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vasıtasıyla, gayet cüz’î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş manevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder.
(Lemalar, s. 22, Yeni Asya Neşriyat, Eylül-2022)
***
(6) سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
(7) وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
1. Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
2. Muhakkak ki şeytanın hilesi pek zayıftır (Nisâ Suresi: 76)
3. Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
4. Euzü çek! Allah’a sığın! (Fussılet Suresi: 36)
5. Allah’ın rahmetinden kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım
6. Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın (Bakara Suresi: 32.)
7. Duaları şu sözlerle sona erer: “Ezelden ebede kadar her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” (Yunus Suresi: 10.)
