Gaybı Bilmek
Modül Temel Bilgileri
Modül (Alt konu)
Amaçlar
Yöntem ve Teknik-Etkinlik
Materyal ve Teknoloji
İşleniş/Öğrenme-Öğretme Süreci
- Metinde geçen cümlelerden bazıları kelimelerin yerleri değiştirilerek öğrencilere verilir. Bu kelimeleri anlamlı ve kurallı cümle haline getirilir.
- Etkinlik-1
- Aşağıdaki karışık kelimelerden anlamlı bir cümle oluşturun.
- 1- (merbud, yağmurun, bir, değildir, vakt-i nüzulü kaideye)
- 2- (rahmet, en, vücudda, hayattır, ve, hakikat, mühim)
- Etkinlik-2
- Aşağıdaki cümlelerin başına doğruysa D yanlış ise Y yazınız.
- 1- Rasathanelerde bir aletle yağmurun vakti nüzulu keşfediliyor. ( )
- 2- Hayat bütün cihazıyla ve cihâtıyla şükür ve ubudiyet ve tesbihin menşe ve medarıdır. ( )
- 3- Yağmurun cüz’iyatı bir kaideye tabidir. ( )
Ölçme ve Değerlendirme
İlişkili Metinler
(2) بِاسْمِهٖ (1) وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
(3) اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
ُAziz, Fedakâr, Sıddık, Vefadar Kardeşlerim Hoca Sabri (rh) ve Hâfız Ali (rh), Mugayyebat-ı Hamseye dair Sure-i Lokman’ın âhirindeki âyetin hakkında mühim sualiniz gayet mühim bir cevap isterken, maatteessüf şimdiki halet-i ruhiyem ve ahval-i maddiyem o cevaba müsait değildir. Yalnız sualinizin temas ettiği bir iki noktaya gayet mücmel işaret edeceğiz.
Şu sualinizin meali gِösteriyor ki ehl-i ilhad tarafından tenkit suretinde mugayyebat-ı hamseden yağmurun gelmek vaktine ve rahm-ı maderdeki ceninin keyfiyetine itiraz edilmiş.
Demişler ki: “Rasathanelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzulü keşfediliyor. Onu da Allah’tan başkası da biliyor. Hem rِöntgen şuâıyla rahm-ı maderdeki ceninin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek, mugayyebat-ı hamseye ıttıla kabildir?”
Elcevap: Yağmurun vakt-i nüzulü bir kaideye merbut olmadığı için doğrudan doğruya meşiet-i hâssa-i İlahiye ile bağlı ve hazine-i rahmetten hususi iradeye tabi olduğunun bir sırr-ı hikmeti şudur ki:
Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet; nur, vücud ve hayat ve rahmettir ki bu dِört şey perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlahiye ve meşiet-i hâssa-i İlahiyeye bakar. Sair masnuatta zahirî esbab, kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşiete hicab oluyor. Fakat vücud, hayat ve nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor.
Madem vücudda en mühim hakikat, rahmet ve hayattır; yağmur, hayata menşe ve medar-ı rahmet, belki ayn-ı rahmettir. Elbette vesait perde olmayacak. Kaide ve yeknesaklık dahi meşiet-i hâssa-i İlahiyeyi setretmeyecek; tâ ki her vakit, herkes, her şeyde şükür ve ubudiyete ve sual ve duaya mecbur olsun. Eğer bir kaide dâhilinde olsaydı o kaideye güvenip şükür ve rica kapısı kapanırdı.
Güneşin tulûunda ne kadar menfaatler olduğu malûmdur. Halbuki muttarid bir kaideye tâbi olduğundan güneşin çıkması için dua edilmiyor ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî o kaidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını bildiği için gâibden sayılmıyor. Fakat yağmurun cüz’iyatı bir kaideye tabi olmadığı için her vakit insanlar rica ve dua ile dergâh-ı İlahiyeye ilticaya mecbur oluyorlar. Ve ilm-i beşerî, vakt-i nüzulünü tayin edemediği için sırf hazine-i rahmetten bir nimet-i hâssa telakki edip hakiki şükrediyorlar.
İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzulünü, Mugayyebat-ı Hamseye idhal ediyor. Rasathanelerdeki âletle, bir yağmurun mukaddematını hissedip vaktini tayin etmek, gaibi bilmek değil, belki gâibden çıkıp âlem-i şehadete takarrubu vaktinde bazı mukaddematına ıttılâ suretinde bilmektir. Nasıl, en hafî umûr-u gaybiye vukua geldikte, veyahut vukua yakın olduktan sonra hiss-i kable’l-vukuun bir nev’iyle bilinir. O, gaybı bilmek değil belki o, mevcudu veya mukarrebü’l-vücudu bilmektir. Hattâ ben kendi âsabımda bir hassasiyet cihetiyle yirmi dِört saat evvel, gelecek yağmuru bazen hissediyorum. Demek yağmurun mukaddematı, mebâdileri var. O mebâdiler, rutubet nev’inden kendini gِösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hal, aynen kaide gibi ilm-i beşerin gaibden çıkıp daha şehadete girmeyen umura vusule bir vesile olur. Fakat daha âlem-i şehadete ayak basmayan ve meşiet-i hassa ile rahmet-i hassadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzulünü bilmek, ilm-i Allâmü’l- Guyûb’a mahsustur.
Kaldı ikinci mesele: Rِöntgen şuaıyla rahm-ı maderdeki çocuğun erkek ve dişisini bilmekle (4) وَيَعْلَمُ مَا فِي الْاَرْحَامِ ayetinin meal-i gaybîsine münafî olamaz. Çünkü ayet yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil belki o çocuğun acib istidad-ı hususîsi ve istikbalde kesbedeceği vaziyetine medar olan mukadderat-ı hayatiyesinin mebâdileri, hatta simasındaki gayet acib olan sikke-i samediyet muraddır ki çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâmü’l-Guyûb’a mahsustur. Yüz bin rِöntgen-misal fikr-i beşerî birleşse yine o çocuğun umum efrad-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i farikası bulunan yalnız hakikî sima-yı vechiyesini keşfedemez. Nerede kaldı ki sima-i vechîsinden yüz defa daha harika olan, istidadındaki sima-yı manevîyi keşfedebilsin!
Başta dedik ki: Vücud ve hayat ve rahmet, bu kâinatta en mühim hakikatlerdir ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için o câmi’ hakikat-i hayatiye, bütün incelikleriyle ve dekâikıyle irade-i hassaya ve rahmet-i hassaya ve meşiet-i hassaya bakmalarının bir sırrı şudur ki:
Hayat, bütün cihazatıyla ve cihâtıyla şükür ve ubudiyet ve tesbihin menşe ve medarı olduğundandır ki, irade-i hassaya hicab olan yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hassaya perde olan vesait-i zâhiriye konulmamıştır.
Cenab-ı Hakk’ın, rahm-ı maderdeki çocukların sima-yı maddî ve manevîlerinde iki cilvesi var:
Birisi: Vahdetini ve ehadiyetini ve samediyetini gِösterir ki o çocuk, aza-yı esasîde ve cihazat-ı insaniyenin envaında sair insanlarla muvafık ve mutabık olduğu cihetle, Hâlık ve Sâniinin vahdetine şehadet ediyor. O cenin bu lisanla bağırıyor ki: “Bana bu sima ve azayı veren kim ise bütün esasat-ı azada bana benzeyen bütün insanların Sânii dahi Odur. Ve hem bütün zîhayatın Sânii Odur.”
İşte rahm-ı maderdeki ceninin bu lisanı, gaybî değil, kaideye ve ıttırada ve nev’ine tâbi olduğu için malûmdur, bilinebilir. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba girmiş bir daldır ve bir dildir.
İkinci cihet: Sima-yı istidadiye-i hususiyesi ve sima-yı vechiye-i şahsiyesi lisanıyla Sâniinin ihtiyârını, iradesini ve meşietini ve rahmet-i hassasını ve hiçbir kayıt altında olmadığını, bağırıp gِösteriyor. Fakat bu lisan, gaybü’l-gaybdan geliyor. İlm-i Ezelî’den başkası, kable’l-vücud bunu gِöremiyor ve ihata edemiyor. Rahm-ı maderde iken bu simanın binde bir cihazatı gِörünmekle bilinmiyor!
Elhâsıl: Ceninin sima-yı istidadîsinde ve sima-yı vechiyesinde hem delil-i vahdaniyet var hem ihtiyâr ve irade-i İlâhiyenin hücceti vardır. Eğer Cenab-ı Hak muvaffak etse Mugayyebat-ı Hamse’ye dair bazı nükteler yazılacaktır. Şimdilik bundan fazla vaktim ve halim müsaade etmedi; hâtime veriyorum.
(5)اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
Said Nursî
(Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, Eylül-2024, s. 201-203)
***
(6) سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
(7) وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
1. Allah’ın adıyla.
2. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin (İsra Suresi: 44)
3. Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun.
4. Rahimlerde olanı O bilir. (Lokman Suresi: 34.)
5. Bâkî olan yalnız Allah’tır.
6. Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın (Bakara Suresi: 32.)
7. Duaları şu sözlerle sona erer: “Ezelden ebede kadar her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” (Yunus Suresi: 10.)
