Allah’ı Tanıtan Deliller
Modül Temel Bilgileri
Modül (Alt Konu)
Amaç
• Tahkiki imanın; her şey üzerinde Allah'ın sikkesini, mührünü ve damgasını okumak olduğunu kavrar.
• Allah'ı bize tarif eden üç büyük delili (Kâinat kitabı, Hz. Muhammed (asm) ve Kur'an-ı Kerim) hatırlar.
• İntizam ve hikmetle donatılmış kâinatın, şuursuz tabiatın veya tesadüfün işi olamayacağını, bir "Fâil-i Muhtar"ı gerektirdiğini idrak eder.
Yöntem ve Teknik-Etkinlik
• İlke Çıkarma: Öğrenilen hakikatlerin gündelik hayata ve bireysel iç dünyaya nasıl yansıtılacağına dair düsturlar belirleme yöntemidir.
Materyal ve Teknoloji
İşleniş/Öğrenme-Öğretme Süreci
- Giriş: Güdüleme ve Hazırlık
- • "Sultan-ı kâinat birdir, her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir" hakikatiyle derse başlanır.
- • Allah'ın birliğini sadece dille söylemekle (Taklid), her şeyde O'nun damgasını okumak (Tahkik) arasındaki derin farka dikkat çekilir.
- Gelişme: Uygulama
- • Sınıflandırma Etkinliği: Öğrenciler gruplara ayrılır. Metinde geçen 6 cümlelik özellik listesi, hazırlanan "Taklidi İman vs. Tahkiki İman" tablosuna yerleştirilir:
- o Taklidi: "Allah'ın şeriki yok ve bu kâinat onun mülküdür" der. Gaflet ve dalalete düşme korkusu taşır.
- o Tahkiki: Her şeyin üstünde Cenab-ı Hakk'ın sikkesini görür. Huzurî bir tevhid melekesine sahiptir, sarsılmaz bir itikad taşır.
- • Delillerin Keşfi: Allah'ı tanıtan üç büyük bürhan (Kitab-ı Kebir-i Kâinat, Hz. Muhammed (asm) ve Kur'an) üzerinde durulur. Kâinatın bir intizam-ı ekmel içinde olduğu vurgulanır.
- Sonuç: Özetleme
- • Allah'ı bulmanın, hadsiz korkulardan ve minnetlerden kurtulmak olduğu; Hz. Muhammed'i (asm) tasdik etmeyenin ise Allah'ı hakiki manada tanıyamayacağı vurgulanarak konu toparlanır.
Ölçme ve Değerlendirme
İlişkili Metinler
(1) بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Tembih
Arkadaş!
Tevhid iki çeşit olur:
Birisi, âmiyâne tevhiddir ki “Allah’ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür.” der. Bu kısım tevhid sahiplerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır.
İkincisi, hakikî tevhiddir ki “Allah birdir, mülk Onundur, vücud Onundur, her şey Onundur” der. Lâyetezelzel bir itikada sahiptirler. Bu kısım tevhid sahipleri her şeyin üstünde Cenab-ı Hakkın sikkesini görür ve her şeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalâlet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar.
(Mesnevî-i Nuriye, s. 22, Yeni Asya Neşriyat, Kasım-2024)
***
Bunlara kıyasen, yüzer fennin her birisinin kat’î şehadetiyle, noksansız bir intizam-ı ekmel içinde, hadsiz hikmetler, maslahatlarla bu kâinat tezyin edilmiştir. Ve o harika ve ihatalı hikmetle mecmu-u kâinata verdiği intizam ve hikmetleri, en küçük bir zîhayat ve bir çekirdekte, küçük bir mikyasta derc
etmiştir. Ve malûm ve bedihîdir ki, intizamla gayeleri ve hikmetleri ve faydaları takip etmek, ihtiyâr ile, irade ile, kasıd ile, meşiet ile olabilir, başka olamaz. İhtiyârsız, iradesiz, kasıdsız, şuursuz esbab ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdahaleleri dahi olamaz.
Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fail-i Muhtar’ı, bir Sâni-i Hakîm’i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acib bir cehalet ve divanelik olduğu tarif edilmez.
Evet, dünyada en ziyade hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır. Çünkü kâinatın mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle vücud ve vahdetine şahitler bulunduğu halde Onu görmemek, bilmemek, ne derece körlük ve cehalet olduğunu, en kör cahil de anlar. Hatta, diyebilirim ki, ehl-i küfrün içinde, kâinatın vücudunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestaîler, en akıllılarıdır. Çünkü kâinatın vücudunu kabul etmekle Allah’a ve Hâlık’ına inanmamak kabil ve mümkün olmadığından, kâinatı inkâra başladılar, kendilerini de inkâr ettiler. “Hiçbir şey yok” diyerek, akıldan istifa ederek, akıl perdesi altında sair münkirlerin hadsiz akılsızlıklarından kurtulup bir derece akla yanaştılar.
(Lemalar, s. 609-610, Yeni Asya Nerşiyat, Eylül-2022)
***
Tembih
Hâlık-ı Âlem’i bize tarif ve ilân eden deliller ve bürhanlar, lâyüad ve lâyühsadır. O delillerin en büyükleri üçtür:
• Birincisi: Bazı ayetlerini gördüğün, işittiğin şu kitab-ı kebîr-i kâinattır.
• İkincisi: Bu kitabın ayetü’l-kübrası ve divan-ı nübüvvetin hâtemi ve künuz-u mahfiyenin miftahı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır.
• Üçüncüsü: Kitab-ı âlemin tefsiri ve mahlûkata karşı Allah’ın hücceti olan Kur’ân’dır.
(Mesnevî-i Nuriye, s. 33, Yeni Asya Neşriyat, Kasım-2024)
***
Her bir fıkra tek başına hâtem-i ehadiyeti izhara kâfi olduğu takdirde, fıkraların hey’et-i içtimaiyesi pek zâhir bir tarîk-ı evlâ ile hâtem-i ehadiyeti gösterir. İşte bu izahtan (2) وَلَئِنْ سَئَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ ال ayet-i kerîmesinin sırrı zâhir oldu. Yani, o inatlı münkire, “Hâlık-ı semavat ve arz kimdir?” diye sorulduğu zaman, çâr ü nâçâr “Allah’tır!” diyecektir.
(Mesnevî-i Nuriye, s. 49, Yeni Asya Neşriyat, Kasım-2024)
***
Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı hâliyle vird-i zebânıdır.
(Sözler, s. 18, Yeni Asya Neşriyat, Nisan-2023)
***
Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir, her şeyin anahtarı Onun yanında, her şeyin dizgini Onun elindedir, her şey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlûbunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.
(Mektubat, s. 266, Yeni Asya Neşriyat, Nisan-2023)
***
Peygamberi işiten ve davasını bilen adamlar, onu tasdik etmezse, Cenab-ı Hakkı tanımaz. Onun hakkında yalnız لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelâmı, sebeb-i necat olan tevhidi ifade edemez. Çünkü o hal, bir derece medar-ı özür olan cahilâne adem-i kabul değil; belki o kabul-ü ademdir ve o inkârdır. Mu’cizatıyla, âsârıyla kâinatın medar-ı fahri ve nev-i beşerin medar-ı şerefi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nura mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz.
(Mektubat, s. 391, Yeni Asya Neşriyat, Nisan-2023)
***
…
dönmemek üzere zevale mahkûm olan bir seyirci, zevalin tasavvuruyla muhabbeti adavete döner; hayreti istihfafa, hürmeti tahkire meyleder. Çünkü hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıttır. Hâlbuki nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lâyık olan bir cemale karşı zımnen bir adavet ve kin ve inkâr ile mukabele eder. İşte kâfir, Allah’ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor.
(Sözler, s. 89, Yeni Asya Neşriyat, Nisan-2023)
***
Eğer insan ebede gidip bâkî kalmazsa, fıtratındaki cemal-i sermediyeye karşı olan esaslı muhabbet yerine adavet bulunacaktır. Onuncu Söz’ün hâşiyesinde beyan edildiği gibi, bir zaman bir dünya güzeli, bir âşığını huzurundan çıkarıyor. O adamdaki aşk birden adavete dönüyor ve diyor ki: “Tuh, ne kadar çirkindir!” diyerek, kendine teselli vermek için cemalinden küsüyor, cemalini inkâr ediyor.
Evet, insan bilmediği şeye düşman olduğu gibi, eli yetişmediği veyahut tutamadığı şeylerin adavetkârâne kusurlarını arar, âdeta düşmanlık etmek ister. Madem bütün kâinatın şehadetiyle, Mahbub-u Hakikî ve Cemîl-i Mutlak, bütün güzel Esma-i Hüsnasıyla kendini insana sevdiriyor ve insanların kendini sevmelerini istiyor; elbette ve her halde, kendisinin hem mahbubu, hem habibi olan insana fıtrî bir adaveti verip derinden derine kendinden küstürmeyecek. Ve fıtraten en ziyade sevimli ve muhabbetli ve perestiş için yarattığı en müstesna mahlûku olan insanın fıtratına bütün bütün zıt olarak bir gizli adaveti, ruhuna vermeyecek. Çünkü insan, sevdiği ve kıymetini takdir ettiği bir cemal-i mutlaktan ebedî ayrılmaktan gelen derin yarasını, ancak ona adavetle, ondan küsmekle ve onu inkâr etmekle tedavi edebilir. İşte kâfirlerin Allah’ın düşmanı olması bu noktadan ileri geliyor. Öyle ise, her halde o Cemal-i Ezelî, kendisinin âyine-i müştakı olan insan ile ebedü’l-âbâd yolunda seyahatinde beraber bulunmak için alâküllihâl, bir dâr-ı bekada bir hayat-ı bâkiyeye insanı mazhar edecek.
(Lemalar, s. 659-660, Yeni Asya Nerşiyat, Eylül-2022)
***
(3) سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
(4) وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
1. Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
2. And olsun ki, onlara “Gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye sorsan, elbette “Allah” derler (Lokman Suresi: 25)
3. Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın (Bakara Suresi: 32.)
4. Duaları şu sözlerle sona erer: “Ezelden ebede kadar her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” (Yunus Suresi: 10.)
